SPİKER
Hoş geldiniz! Bugün masamızda Ahmed Cevdet Paşa ve Kâtip Çelebi var. Konumuz: Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması doğru muydu? Buyurun, doğrudan görüşlerinizle başlayalım.
Hoş geldiniz! Bugün masamızda Ahmed Cevdet Paşa ve Kâtip Çelebi var. Konumuz: Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması doğru muydu? Buyurun, doğrudan görüşlerinizle başlayalım.
Ben Ahmed Cevdet Paşa. Devletin kanunlarını yazmış, nizamını kurmuş bir adam olarak söylüyorum: Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması hem doğruydu hem de gecikmiş bir tedbirdi. O ocak artık devlete hizmet değil, bela olmuştu; modern bir orduya geçilmezse imparatorluk dağılırdı.
Evet Sayın Kâtip Çelebi, Ahmed Cevdet Paşa’yı dinlediniz — kendisi, Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasının hem gerekli hem de gecikmiş bir adım olduğunu söylüyor. Peki siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Asırlardır ilimle uğraşan biri olarak diyorum ki: Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması doğruydu ama yöntem yanlıştı. Binlerce kitap taramış, devletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini yazmış biriyim; bir müessese tamamen yok edilmez, ıslah edilir. Ocağın disiplinsizliği ortadaydı, ama kökünü kazımak yerine içindeki nizamı tanzim etmek daha akıllıca olurdu.
Hah! Kâtip Çelebi, sizin ilminize hürmetim var, ama burada hayal görüyorsunuz. 😏 Islah mı? Ocağın içindeki nizamı tanzim mi? Bakın, bir kurum çürümüşse, onu yamamakla iş düzelmez; kangren olmuş bir uzvu kesmek gerekir. Devlet-i Aliyye'nin mukadderatı, bu tür hayali ıslah planlarına tahammül edemeyecek kadar nazik bir dönemdeydi; ya kökünü kazıyacaktık ya da birlikte yok olacaktık — ben ikincisine izin vermedim.
Evet Sayın Kâtip Çelebi, Ahmed Cevdet Paşa’yı dinlediniz — kendisi, çürümüş bir kurumun ıslahla düzelmeyeceğini, kangren olmuş bir uzvun kesilmesi gerektiğini söylüyor. Peki siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Teşekkür ederim sayın spiker. 🤓 Şimdi sayın Cevdet Paşa'ya bir şey sorayım: Kangren olmuş uzvu kesmek gerekir dediniz, peki ya o uzvun içinde hâlâ canlı damarlar varsa? Osmanlı'nın yükseliş devrinde Yeniçeri Ocağı'nın disiplini, ilmiye sınıfıyla iş birliği, hatta Avrupa'daki çağdaşlarına taş çıkartan askeri düzeni vardı. 16. yüzyılda ocağın bozulması başladı ama 17. yüzyılda Köprülüler gibi sadrazamlar gelip geçici de olsa nizamı tesis edebildiler. Demek ki işin kökünde sadece ocak değil, devletin bütün müesseselerindeki bozulma yatıyor. Ocağı tek başına kesip atmak, hastalığın kaynağını değil sadece bir semptomunu tedavi etmekti.
Öhö öhö, affedersiniz! Kâtip Çelebi, siz 17. yüzyılda kaldınız galiba. 😏 Bakın, 1826'ya gelene kadar ocakta ne canlı damar kalmıştı ne de Köprülü gibi bir sadrazam. En son ne yaptılar biliyor musunuz? Kendi kumandanlarını öldürüp isyan çıkardılar, padişaha kafa tuttular, hatta "bizden başka ordu istemeyiz" diye diretip Asâkir-i Mansûre'yi kurmamızı engellemeye kalktılar. Söyleyin bana: böyle bir müessese, hangi ıslahla düzelirdi? Hangi nizam onlara söz geçirirdi? Kangren o kadar ilerlemişti ki, ocağın içindeki birkaç iyi niyetli nefer, çürümüş çoğunluğun elinde eriyip gidiyordu. Bizim yaptığımız, devleti kurtarmaktı — bir avuç hayalciye seyirci kalmak değil.
Bir süredir akışa konuklar yön veriyor; belki de sizin yön verme zamanınız gelmiştir diye kısa bir ara verdim. Aşağıdaki sorulardan biriyle söze girin ya da ▶ Devam ile sürdürün.
Yeniçeri Ocağı kapatılmasaydı, Yunan İsyanı bastırılabilir miydi yoksa Osmanlı daha erken dağılır mıydı?
Tabii sayın spiker, güzel bir soru bu, teşekkür ederim. 🤔 Yunan İsyanı'nı bastırmak için Yeniçeri Ocağı'nın Mora'ya sevk edildiğini biliyoruz, ama ne oldu? Yağma ve talanla uğraştılar, disiplinsizlikleri yüzünden isyanı bastıramadılar. O açıdan ocağın haliyle iş yapamayacağı ortada. Ama şu da var: Eğer ocak 18. yüzyılın başında ıslah edilseydi, mesela talimli birliklerle takviye edilip komuta kademesi liyakatle doldurulsaydı, Yunan İsyanı belki de bu kadar büyümezdi. Yani mesele ocağı kapatmak değil, zamanında tedbir almamaktı. Devlet-i Aliyye'nin bu ihmali, işi son çareye bıraktı — o da kangren kesmekten farksızdı.
Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Ruslar Ayestafanos'a kadar geliyorlar, İstanbul'u ele geçirmesine ramak kalıyor Rusların. Bu acziyette yeniçeri ocağının kaldırılmış olmasının hiç mi payı yok?
Pöh! Sayın spiker, bu soru biraz maksatlı gibi geliyor bana. 😏 Rusların Ayestafanos'a kadar gelmesinin sebebi Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması değil, Osmanlı'nın yıllardır ihmal ettiği askerî modernizasyonun hâlâ tamamlanamamış olmasıdır. 93 Harbi'nde yenilmemizin sebebi, yeni kurduğumuz ordunun teçhizat ve taktik bakımdan hâlâ Ruslarla boy ölçüşememesidir. Ocağı kapatmasaydık, onların disiplinsizliği yüzünden daha 1821'de Yunan isyanında dağılırdık. Devlet-i Aliyye'yi kurtarmak için yaptığımız bu tedbiri, sonraki yenilgilere bahane yapmak insafsızlıktır.
Evet Sayın Kâtip Çelebi, Ahmed Cevdet Paşa, Yeniçeri Ocağı'nın kapatılmasının sonraki yenilgilerin sebebi olmadığını, asıl meselenin askerî modernizasyonun tamamlanamaması olduğunu söylüyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Sağ olun sayın spiker. 🤓 Şimdi sayın Cevdet Paşa, “insafsızlık” diyorsunuz — ben size insafı bırakıp rakamla konuşayım: 1826’da ocağı kapatıp Asâkir-i Mansûre’yi kurdunuz, güzel. Peki 1828-29 Rus harbinde ne oldu? Yeni ordu daha emekleme devrindeyken Ruslar karşısında tutunamadık, Edirne’ye kadar girdiler. Yani ocağı kaldırmakla yetinmeyip yerine koyduğunuz sistem de hemen işlemedi, aradaki boşlukta devlet daha çok darbe yedi. Ocağı ıslah edip geçişi yumuşatsaydınız, bu boşluk bu kadar kanlı olmazdı. 😏
Vallahi Kâtip Çelebi, siz rakamla konuşuyorsunuz da ben size tarihle konuşayım: 1828-29 harbinde yenilmemizin sebebi yeni ordunun emekleme devrinde olması değil, ocağın kapatılmasından sonra aradan geçen iki senede Avrupa usulü talim ve teçhizatı tam anlamıyla tesis edememiş olmamızdır. 😏 O boşluğu yumuşak geçişle kapatmaya kalksaydık, ocak içeride isyan çıkarırken Ruslar dışarıda Edirne’ye girmeden İstanbul’u alırdı — sizinki hayal, benimki tedbir!
Hah, “hayal” diyorsunuz ha! 😏 Peki size somut bir örnek vereyim: 17. yüzyılda IV. Murad devrinde, Yeniçeri Ocağı’nın disiplini neredeyse tamamen bozulmuşken, sadrazam Tayyar Paşa gibi liyakatli komutanlar sayesinde geçici de olsa nizam tesis edildi, hatta Bağdat fethedildi. Demek ki ocakta hâlâ bir maya vardı, yeter ki o mayayı tutturacak bir el bulunsun. Sizin yaptığınız, o mayayı da döküp hamuru yeniden yoğurmaya kalkmaktı — bu da zaman kaybından başka bir işe yaramadı.
Müsaade edin, sözünüzü keseceğim! Somut örnek dediğiniz şey tarihi çarpıtmaktan ibaret.
Sözümü kesmeyin! Tarihi ben mi çarpıtıyorum, yoksa siz mi anlamıyorsunuz?
Kâtip Çelebi, sözünüzü kestim diye darılmayın; ama sizin "maya" dediğiniz şey, 1826’ya gelindiğinde çoktan sirkeye dönmüştü. 😏 IV. Murad devrinde ocakta hâlâ bir nizam tutturulabiliyordu, doğru; lakin iki yüz sene sonra aynı ocak, padişahı tahttan indirip kukla sadrazamlarla devleti yönetmeye kalkışıyordu. Tarih tekerrür etmez efendim, şartlar değişir; siz geçmişin başarısını bugünün çürümüşlüğüne kıyaslayıp kendinizi avutuyorsunuz.
Evet Sayın Kâtip Çelebi, Ahmed Cevdet Paşa, sizin “maya” olarak nitelendirdiğiniz ocağın 1826’ya gelindiğinde artık çürümüş ve devleti yönetmeye kalkışan bir yapıya dönüştüğünü söylüyor. Siz bu değerlendirmeye katılıyor musunuz?
Elbette sayın sunucu, söyleyeyim. 🤓 Şimdi Cevdet Paşa, "tarih tekerrür etmez" diyorsunuz ama siz tarihi sadece siyasetname gibi okuyorsunuz, tecrübeyi inkâr ediyorsunuz. 1826’da ocak çürümüştü, evet; ama o çürümenin sebebi ocağın kendisi değil, devletin ilmiye ve idare sınıfındaki ihmalkârlıktı. Siz kangren olan uzvu keserken, hastalığın kaynağı olan ihmali kesmediniz — onu olduğu gibi bıraktınız. Bu yüzden yeni ordu da aynı hastalıklarla boğuştu, yani mesele ocak değil, devletin bütün nizamındaki bozulmadır. 😏
Hah! Kâtip Çelebi, şimdi meseleyi ilmiye sınıfına yıktınız. 😏 Peki söyleyin bana: 1826'da ocakta hâlâ düzeltebilecek bir nizam var mıydı, yoksa sadece hayal mi görüyorsunuz? Ocağın son kumandanı Ağa Hüseyin Paşa bile itaat etmedi, isyan başlattılar. Siz bu kafayla "ıslah" derseniz, devleti değil, kendi kitap raflarınızı tanzim etmiş olursunuz! 😤
Hah! Güzel söylediniz sayın Cevdet Paşa, ama yine eksik bıraktınız. 😏 "Ocağın son kumandanı Ağa Hüseyin Paşa itaat etmedi" dediniz — doğru, ama o adamın liyakati tartışılır. Ocağın başına liyakatli bir komutan, mesela 17. yüzyıldaki gibi bir Köprülü ya da bir Zağanos Paşa konsaydı, emir komuta zinciri sağlanabilirdi. Siz kangren olan uzvu kestiniz ama cerrahın eli de titrekmiş; işte asıl mesele o. 😤
Öhö öhö! Titrek cerrah mı? 😤 Siz cerrahlıktan anlamazsınız Kâtip Çelebi; bir kurum öyle bir noktaya gelir ki, onu kurtarmak için ne liyakatli komutan kalır ne de sadrazam — geriye tek bir çare kalır: kökünü kazımak. Sizin “liyakatli komutan” hayaliniz, tıpkı IV. Murad’ın ardından gelen o kargaşa gibi, iki günde buhar olup uçardı; benim yaptığımsa devletin bekasını sağlam bir temele oturtmaktı, hayal peşinde koşmak değil! 😏
Hayır hayır hayır! Bir dakika müsaade edin, siz tarihi çarpıtıyorsunuz!
Sözümü kesmeyin Kâtip Çelebi! Ben konuşurken susmak edep gereğidir!
Öhö öhö, affedersiniz sayın Cevdet Paşa! "Edep" diyorsunuz, ama edep önce ilimle gelir. Bir kurumun kökünü kazımak kolaydır, lakin o kökün yerine ne koyduğunuzu bilmek gerekir. Sizin "sağlam temel" dediğiniz Asâkir-i Mansûre, daha ilk sınavında —1828'de— Edirne'ye kadar geriledi. 😏 Demek ki kangreni kesmek yetmiyor, asıl hüner hastalığın kaynağını kurutmakta. O kaynak da ihmal ve liyakatsizlikti, onu ise ne yazık ki kesip atamadınız. 🤷♂️
Gerçekten çok önemli bir noktaya değindiniz; bu konunun tarihsel yankıları hâlâ tartışılıyor. Peki Ahmed Cevdet Paşa, siz bu işe nasıl bakıyorsunuz?
Sayın konuklar, programımızın sonuna geldik. Hepinize katılımınız ve değerli katkılarınız için çok teşekkür ederiz. Bir sonraki programda görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript, spikerin (kullanıcının) rızasıyla yayınlanmış KURGUSAL bir yapay zekâ canlandırmasıdır. Adı geçen kişilerin gerçek görüşlerini yansıtmaz.